Bir bira alasım geliyor ama burası İzmir değil ki diyorum, vazgeçiyorum taşlanma korkumdan.
Her gittiğimde, balıkçı abilere, rastgele geçebilir miyim iskelenize diyorum. Her akşam aynı cevabı alıyorum, düşmezsen evet. Gülümsüyorum, onlarda gülümsüyor.
Çıkıyorum kırık çıkık tahtalardan yapılmış, gıcırdayan ve kırık dökük iskeleye.
Müziğimi dinliyorum.
Dinlediğim bir kaç parça var son dönemde, kapıyorum gözlerimi bir miktar hayal ediyorum;
Denizlerdeki balıkçı teknesi olduğumu, rengarenk, bulutlar ve denizin dalgaları içinde süzülen, tuzlu balıkçı teknesi...
Sonra kapatıyorum müziğimi, biraz dalga sesi dinleme zamanı diyorum kendi kendime. O arada, yeter hayal kurduğun bgm diyorum, kitabımı okumaya başlıyorum dalga sesleri eşliğinde, defterime de okuduklarımı not alırken, bir anda bir bakıyorum yine dalmışım hayallere.
Sonra aklıma o geliyor, hemen açıyorum siyasiyabend ten cenneti.
Gözlerim dolmuyor, hatta aşk acısı da değil bu. Sadece içimde kalanların acısı, öğreneceğim çok şey varken, öğrenememenin acısı.
Yoksa ona aşık olamadığımı kendime çoktan itiraf etmişken, yine de sızlıyor kalbim.
Denize aşkını özlüyorum, onunla denizi paylaşışımızı özlüyorum, balığa çıkıp, teknenin önüne gidip
-merhaba tanışabilir miyiz?
-Tabi ki
-İsminiz?
-İnsan, ya sizin ki?
- Benimki de insan ne tesadüf. Mesleğiniz nedir?
-Ben seyyarım.
-Ne seyyarısınız?
-Ben hayatta seyyarım. Ya siz?
-Bende cennetin sahibi.
-Benim de cennetimsiniz biliyorsunuz...
değil mi dialoglarımızı,
Mamun çıkartırken, bana mamunu sevdirişini,
Kaptana olan hayranlığını,
Hayatta hiç bir vasfa girme çabasının olmayışını,
Köyündeki armutların tadını,
İlk dudaklarımın dudaklarına değişini,
Ben seni doğduğum gün beklemeye başladım diyişini,
İyilik dağıtıcılığını,
İnsanlığını,
Doğallığını...
Ama olmayacaktı işte, olmayacaktı çünkü bunları severken, sevmediğimde o kadar çok yanı çıktı ki karşıma; artık öpmesini sevemez oldum, artık o içinde yaşadığı ve dışarı çıkarmadığı mevlana kıvamındaki dünyasını sevemez oldum, artık o hedefsiz halini sevmez oldum, artık o dialogları kurmaz oldum...
Bu durumda sıkıcı oldum, o da sıkıcı oldu...
Halbuki isterdim ki bu yanının yanında, hedefleri olan; o hedeflerin içinde hiç bir zaman para, evlilik, seks kavramlarının olmadığı. Sadece dünyaya bir artı ve kendine bir yatırım olan adam olsun isterdim.
Evet artık ne istediğimi de biliyorum ve onun sayesinde; fakat yine de onunla geçen; hayallerimin adamı olduğu süreci özlediğim gerçeğini de değiştirmez bu. Ve evet kıskanıyorum, bir kadından değil belki hatta onu bile değil, denizi ondan kıskanıyorum. Onun hergün kaptanla, kalamara çıkışını, onun benim yerime öğrenişini, denizle sevişmesini, o tuzla tüm geceyi geçirmesini, teknede dalga sesleri ile uyuyuşunu, uyandığında masmavi denizde uyanışını...
Ve bunları da düşündükten sonra, kalkıyorum oradan. Yaklaşık 2 saatlik oturuşum, 478 derecedeki ofisime dönerek son buluyor.
Aslında sadece denizi özleyen ben, onu özlemiş gibi kandırıyorum kendimi, hemen rip tide'ı açıp, izliyorum.
Az kaldı diyorum kendi kendime...
Haftaya haftasonu denizde olacağımı düşünüp, içim içime sığmıyor.
Sonra da yaa sonra diyip, yine üzülüyorum...
İşte hayat bu, inişler, çıkışlar, bitişler, başlayışlar...
Herşeyi bırak denizler... Denizler ve denizler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder