Ben çorba yapıyordum, kötüydü, bir gece önceki içtiklerimiz ikimizi de alt üst etmişti.
Aldı gitarını, bundan 6 ay önce o şenlikte çaldığı gibi yine çalıyor ve söylüyordu.
O gece oradaki şenlikte alt kattaki konferanstaki konuşmayı dinlerken, bir gitar sesi duymuştum. Cansız müzik sanmıştım. Bir de baktım ki bir çocuk çalıyor. Garipti, çekmişti beni. Kimin baktığı izlediği umurunda bile değildi, doğaçlama çalıyor gibiydi, santana gibi ama farklı şekilde özel bir tarzı vardı çalarken. 10 Dakika sonra bitirdiler, çok üzülmüştüm.
Aradan 6 ay geçmişti ve hiç değişmemişti. Yine aynı şekilde çalıyordu.
Hatta belki de hayatımda gördüğüm en güzel gitar çalan kişiydi.
Hep gülüyor ve çok yakışıklıydı...
Çorbayı yaptım, çok duygulanmıştı. 1 Senelik evinde ilk kez yemek yapılmıştı. İlk kez bir kızı hayatına ve özeline sokmuştu.
Çorbamızı içtik, çok konuşmuyordum. Kötü hissediyordum kendimi.
Nedenini biliyordum ama bir türlü iyi olamıyordum.
Film izlemek en güzel çözümdü, herkese izletmekten keyif aldığım the man from earth'ü izledik. 1,2 tb harddiskinden çıkmıştı o film.
Yine televizyonunu bilgisayar ekranı olarak kullanan 3. erkek arkadaşımdı.
Omzuma yattı, ihtiyacı vardı bana. Sanki hep yalnız gibiydi, çok yaralıydı. Ağır yaraları vardı hemde.
İzmirliydi, fotoğrafçıydı, program yazılımcısıydı yelken yapıyordu. O kadar ortak yanımız var ki, ikimizde öyle çok şaşırmıştık ki.
Gecenin ilerleyen saatlerinde teknesine gittik. 8 Metre beneteau su vardı. İlk ve son kere beneteau'ya boat show da 1 ay önce b.'la binmiştik. B.'a çok para kazandığımızda alırsın deme bir tane diyip duruyordum. Garip bir rastlantıydı. T. o yelkenliyi ailesinden kuruş para almadan kendi çalışarak almıştı, en çok da bu etkilemişti.
İzmirden de çok sevdiğim bir arkadaşımın arkadaşı olması daha da şaşırttı beni.
Ama İzmire küstü, 20 yaşında çıkmış, bir daha 10 yıllık hayatında 2-3 kere gitmişti.
Herşey o kadar ortak ve uyumluydu ki, garip bu uyumun içinde kafam karışıktı ve hala karışık.
İstediğim an ona aşık olabilirim, hemde köpek gibi ama bekliyorum onu daha kafamdaki tahta oturtmak için.
Sanırım büyümek de böyle bir şey olsa gerek, aşk 'karşındakini kafandaki tahta oturtmak, sonra da o tahta ait olmadığını fark edince indirmektir' benim dünyamda.
İneceğini bilirken eskisi gibi salakça davranmaktan korktum.
Tüm gece soğukta tekne deli gibi sallanırken ve de yağmurun sesini dinlerken, dans etmek istedi, pearl jam den black açtık. Gözlerime bakıyor ve seni koklayabilir miyim dedi. Kokladı, 'bu nasıl bir koku, parfüm mi var dedi' halbuki parfüm sürmeyi unutmuştum. Ben ömrümde bu kadar güzel kokan bir insanla tanışmadım dedi.
Ben sanırım biraz utandım, oturmak istedim ve sohbet etmeye başladık.
O kendinden bahsetti, ben kendimden. Beni bazen kıskanıyordu. Kıskanmasını istemiyordum ama tüm kendimle ilgili gerçekleri de söylüyordum. Çünkü ilerde kıskanırsa, mutlaka ayırılacaktım. Baştan rahat kızı oynayarak, ona ilerde hesap sorma şansı vermiyordum. Ayrıntı veya özel anlatmıyordum, sadece genel ama uçlarda örnekler veriyordum.
Sabah uyuduk ve çok mutluyduk...
Sohbet ettikçe sorunlarından bahsetti, ben pek bahsetmedim. O bahsettikçe kafamda daha çok soru işareti oluşuyordu.
Antidepresan kullanmayı istiyordu. Bıktım artık hayata uyuşturucu veya antidepresanla tutunmaya çalışan erkeklerden.
Evet aslında çalışkandı, fakat hedefi yoktu. Hep dediğim gibi, hedefi olan biri olursa, o zaman ilişkiniz canlı kalır. O zaman karşınızdaki sizi yaşama tutunma aracı olarak görmektense başka hedefleri de olduğunu bilerek, bağlanıp sizi boğmaz.
Ona bir cevap veremedim. Aşık olmak elimde olsa da, yapamadım.
Tek dediğim, 2 hafta antidepresana başlamak için bekle demek oldu. Aslında 2 hafta kullanmasa, ona mutlu olmayı öğreteceğim ama kötüyüm çok kötüyüm dedi.
Kararsızdı. Halbuki cevabına, anti depresena başlamazsan, biz başlarız demek istemiştim ama yapamadım, hayatına bu şekilde el uzatmak istemedim...
Kafam ruhum ve kalbim karmakarışık.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder